Heinz Kohut’un Kendilik Psikolojisi

Heinz Kohut'un psikodinamik teorisi, psikanalitik odaklı psikoterapi yönteminin ve “kendilik psikolojinin” temeli olarak kabul edilir.

 Her insanın ilgi alanının ön cephesinde daima “benlik” yer alır. Burada kullanılan benlik kavramı, kişinin kendi kimlik duygusuyla tanımladığı bütünsel kişilik kavramını karşılamaktadır(kendilik). Benlik bağımsız, bütünleştirici ve kendi kendini harekete geçirebilen bir güçtür. Kohut, insanın temel motivasyonunun kendi bütünlüğünü, bir başka deyişle kendi benliğini korunmak ve güçlendirilmek olduğunu ileri sürmektedir (Kohut, 1979).

 Kendilik kavramı, çocuğun temel ihtiyaç ve gereksinimlerini insanlarla ilişki yoluyla bir başka deyişle “kendiliğinden var olan nesneler” ile gidermeye başlamasıyla birlikte oluşur. Çocuk “kendiliğinden var olan nesneleri” kendi benliğinin temel parçaları olarak algılar.

 Çocuğun gelişimi, aldığı ilk “kendiliğinden var olan nesnelere” daha doğrusu anne ve babasından aldığı nesnelere bağlıdır. Kohut, kendinden emin, sakin ve destekleyici anne baba ilişkisinin çocuğun kişisel gelişimi bakımından iyi ve sağlıklı bir temel oluşturduğunu düşünmektedir (Kohut, 1977).

 Freud’dan farklı olarak Kohut, bir insanın kişiliğini (id, edo, süper ego) kişilik parçalarına ayırmaz, insan kişiliğini bütünsel bir bakış açısıyla değerlendirir. Kohut’un teorisi, ayrıca gelişimi parçalı bir model olarak incelemez aksine ilgili kişinin hangi yaşta olduğuna bakılmaksızın çocuğun psişik (ruhsal) bakımdan sağlıklı bir birey olarak yetişmesi ve gelişmesi için üç şartın yerine getirilmesini ve sağlanmasını şart koşar.

 Sağlıklı bir benliğin (kendiliğin) geliştirilebilmesi için gereken bu üç temel gereksinim şunlardır:

 Aynalama (Spiegelung):

 Büyümekte olan bir çocuk için anne babanın ona mükemmel ve eşsiz olduğu hissini yansıtabilmesi çok önemlidir. Kohut, bu durumu “aynalama” olarak tanımlamaktadır. Aynalamanın yeterli seviyede uygulanması, çocuğun benlik duygusunu (özgüvenini) ve çocuğun kendi kendini onaylamasını (kendilik değerini) desteklemektedir.

 İdealize etme (Idealisierung):

 Gelişmekte olan çocuk, oynamak için sakinleşmesini sağlayan yanından hiç eksik olmayan ve kendisine güç veren kendiliğinden var olan nesnelere ihtiyaç duyar. Bu nesneler, çocuğun hayatı idealize etmesini sağlar ve bu nesnelerle bütünleşir. Gelişimin daha ileri aşamasında, çocuk kendiliğinden var olan nesneler eksildiğinde yanında olmadığını fark etmeye başlar.  Kendiliğinden var olan nesnenin yanında olmadığına ilişkin bu farkındalık, benliğin (kendiliğin) olgunlaşma sürecine öncülük eder. Olgunlaşma sürecinde kendi kendini kabul etme, kendi kendine güvenme (özgüven), idealize etme, dürtü-çatışma kontrolü ve kendi kendini oyalama ve avutma yeteneği bu sayede gelişir.

 Bütünleşme (Integration):

 Kohut’a göre, her çocuk diğerlerine benzemeye, diğerlerinden çok farklı olmamaya ihtiyaç duyar. İlk kendiliğinden var olan nesnelerin benzer olması, çocuğun aidiyet duygusunu ve sosyal gruplara uyum ve katılma yeteneğini teşvik eder.

Kohut, her insanın destekleyici kendiliğinden var olan nesnelere hayatı boyunca ihtiyacı olduğunu ileri sürmektedir. Diğer insanlarla ilişkide  (kendiliğinden var olan nesne ilişkisinde) yukarıda belirtilen ihtiyaç ve gereksinimlerin hayat boyunca mutlaka karşılanması gerekir.  Bu sayede benliğin psişik olarak hayatta kalması güvence altına alınır. Bu açıdan kişinin benliği sadece başkalarıyla ilişki içerisinde var olur ve bağımsız olmak veya ayrılmak için her hangi bir çaba göstermez. Empati sahibi olan ve ideal insanlarla kurulan ilişkilerle birlikte birey aidiyet duygusu hisseder ve benlik yaşam süreci boyunca sürekli olarak gelişmeye devam eder.

 Kohut’a göre bir insanın psişik gelişimindeki benlik (kendilik) zedelenmeleri, bir başka deyişle kendilik bozuklukları, çocuk ile kendisiyle ilgilenen kişi arasında eksik veya hatalı etkileşimin ve yukarıda tanımlanan üç temel gereksinimin karşılanmamasının bir sonucudur.

 Heinz Kohut’un kişilik teorisi, Freud’un teorilerine ve onun otorite modeline dayanır. Aynı zamanda Feud’un dürtü çatışma kuramının daha geliştirilmiş bir şekli olarak da değerlendirilebilir. Çalışmalarının özünü, narsisistik kişilik bozuklukların tedavisi oluşturmuştur.

 Kohut, narsisizm ifadesi ile kişinin sahip olduğu kişiliğini olumlu bulmasını kastetmektedir. Bu kavram “kendi kendine aşık olma” (insanın kendisini sevmesi ve değerli bulması) ifadesiyle tanımlanarak daha basitleştirilebilir. Kohut, narsisistik bozukluk ifadesiyle söz konusu benlik (kendilik) kavramına ilişkin bir bozukluğu tanımlar. Peki, Kohut’a göre bu tip bir bozukluğun nedenleri nelerdir? Kohut, Freud’la aynı şekilde, bu tip bir bozukluğun nedeninin başta anne ile çocuk arasında tecrübe edilen hayal kırıklıkları olmak üzere çocuk yıllarında yaşanan travmatik tecrübeler olduğunu ileri sürmektedir. Kohut’un bu kapsamdaki teorisi, erken çocukluk yıllarındaki gelişme sürecinin özellikle kişilik oluşumunda çok önemli olduğunu kabul eden tüm diğer psikanalistlerle benzerlik gösterir.

 Kohut’un kişilik teorisindeki sağlıklı narsisizm, benlik zayıflığı olarak değerlendirilen patolojik narsisizmden farklıdır. Kohut narsisizmi güçlü, sağlıklı ve hayatını sürdürme yeteneğine sahip benliğin kendini ifade etme şekli olarak görmektedir. İnsanlar, kendi zayıflıklarını bastırmak için kendilerini büyük görme yanılgısına eğilim gösterebilirler çünkü kendi iç dünyalarını ancak bu savunma mekanizmalarıyla dengeleyebilmektedirler.

 Heinz Kohut, dürtülerdeki ve ben kavramındaki anormalliklerin nedenini Freud’dan farklı şekilde ifade etmektedir.  İleri yıllarda, Kohut kuramına “suçlu insan” ve “trajik insan” kavramlarını dahil etmiştir.

 Suçlu durumundaki kişinin davranışları, içgüdülerini tatmin etme doğrultusundadır.  Bu durum, üst ben çatışmalarına yol açmaktadır. Trajik insan ise hayatını aktif bir şekilde ve büyük işler yaparak şekillendirmek ister. Bu doğrultuda başarılı olabilme ihtimalinin başarısızlığa kıyasla nadir gerçekleşmesi nedeniyle sonuç kendi açısından oldukça trajiktir.

 Kohut, ruh sağlığı bakımından bireyin narsistik durumlarını narsistik kişilik bozukluğundan psikoza ulaşan şeklinde derecelendirerek sınıflandırmıştır.

 Psikanalist Heinz Kohut, anne gözündeki ışıltıyı, bu bağlamda önemli bir gözlem olarak tanımlamıştır (Kohut, 1971). 

 Anne sevgisi ve annenin çocuğuyla gurur duyması, çocuğun sağlıklı gelişimi açısından önemli ve gereklidir. Bu sayede, iyi bir anne-çocuk bağı oluşmaktadır.  Bu bağ, çocuğun tutarlı bir benlik geliştirebilmesi açısından önemlidir. Kohut’un “ekzibisyonistik” tepkiler olarak nitelendirdiği çocuğun ani tepkileri ve kollarını uzatışı, anne tarafından genel olarak neşeyle karşılanır ve çocuğa karşı duygu dolu bir şekilde yansıtılır.

 Burada sözü edilen anne gözündeki ışıltı, annenin ilk haftalarda ve aylarda karşılık beklemeden çocuğuna gösterdiği sevgi ve gurur dolu ilgidir. “Anne gözündeki ışıltı” olarak betimlenen annenin bu empatisi, çocuk tarafından bir tür aynalama olarak algılanır, çocuğun benlik (kendilik) oluşumu ve ruhsal gelişiminin vazgeçilmez bir parçasıdır. Günümüzde, artık sadece anne gözündeki ışıltı değil ayrıca baba gözündeki ışıltı dahi dikkate alınmaktadır. Sevgi dolu, gururlu ve kendisini yavrusuna adayan bir babanın çocuk üzerindeki algı ve tecrübesinin öneminden bahsedilmektedir. Kendilerini çocuklarının bakımına adayan bu iki kişinin birlik olmaları, çocuk yetiştirme ve anne babalık görevlerini başarılı bir şekilde yerine getirmeleri için sağlam bir temel oluşturmaktadır.

Duyguların Aynalanması

 Anne ve baba, çocuklarını gereğine uygun bir şekilde teşvik ettiğinde, çocuğun ilk üç yıllık yaşamı içerisinde- özellikle de çocuğun “ben” (kendilik) kavramının oluşması sürecinde-  gereken seviyede aynalamayı yansıtabilmeleri için yeterince zamanları olacaktır. Anne ve babayı ideal seviyede tanıma, sağlıklı “kendi kendine değer verme duygusu (özdeğer)” gelişimi açısından önemli bir şarttır. Olumsuz durumlar - örneğin anne babanın yetersiz veya eksik empati ve ruhsal destek vermesi gibi - çocuğun erken çocukluk dönemindeki benlik gelişimine zarar vermektedir.

 Kohut’a göre, empati eksikliği ne kadar büyükse, benlik gelişiminde neden olduğu hasar ve zararlar da o kadar büyük olmaktadır. Aynalama görevinin yerine getirilmemesi durumunda, çocuğun yetenekleri gelişemez. Bu durum çocukta narsistik bir rahatsızlığın veya zayıf ve tam bütünleşememiş bir benlik oluşmasına neden olmaktadır.

 Modern bebek araştırmaları ve insan gelişimine ilişkin uzun süreli çalışmaların birçoğu, bu tezleri doğrulamışlardır (Stern, 1985).  Anne babaları duygularını aynalarken çocuklar kendi duygularını düzenlemeyi öğrenmektedirler. Bu sayede çocuk, mimik veya seslerle cevap vermeyi ve kendi durumunu belli etmeyi öğrenmektedir.

Bu nedenle anne-babanın çocuklarının tepkilerini mutlaka öğrenerek  “tercüme” edebilmelidir.

Kendi (erken) çocukluk dönemlerindeki tecrübeleri ve/veya kendi korku semptomları nedeniyle bu konuda yetenekli olmayan anne-babalar, bu tepki ve sesleri muhtemelen tercüme edemezler. Bu durumda, annenin gözündeki ışıltı kaybolur ve çocuğun psişik (ruhsal) gelişimi engellenir.

Heinz Kohut’un “Aynalama”’nın önemi (Vaka analizim)

Bayan H., bana geldi ve yirmi aylık bebeği Ayşe’nin sarılma davranışına artık başa çıkamadığı için yardım almak istediğini söyledi. Ayşe, küçük erkek kardeşinin beş ay önceki doğumundan bu yana, büyük ayrılık korkuları yaşamaktadır. Akşam uykusu sırasında annesinin elini sıkı sıkı tutmasını isteyerek annesinin yanından bir dakika dahi ayrılmamaktadır. Gece uykusu sırasında iki üç defa uyanıp çığlıklar eşliğinde uzun süre ağlayıp sadece annesi onu yanına alıp kendi yatağına götürdüğünde sakinleşmektedir. Annesi, ayrıca Ayşe’nin birkaç haftadır kendisiyle göz göze gelmekten kaçındığını fark etmiştir. Her ne kadar Ayşe ona sarılmayı bırakıp, yanından ayrılmasına artık hiç izin vermese de artık ona bakmaktan kaçınmaktadır.

Erkek kardeşinin doğumu sırasında, Ayşe büyükanne ve büyükbabasının yanında bırakılmıştır. Ne yazık ki Ayşe, orada hep çok huzursuz ve neredeyse hiç ara vermeden çığlıklar atmaktadır.  Bunun üzerine anne, erkek çocuğunun doğumu sezaryenle gerçekleştirilmiş olmasına rağmen bir an önce kızının yanına dönebilmek için doğumdan iki gün sonra klinikten ayrılmıştır. Ayşe, o zamandan beri tek başına uyumak istememektedir. Ayşe’nin kendisinden iki yaş büyük olan bir de ablası bulunmaktadır. Bayan H. ve eşi, çocuklarla özellikle Ayşe’yle kolayca ilgilenebilmek için, anne baba olarak üç çocuklarıyla birlikte aynı odada uyumaktadırlar.

Ayşe’nin doğumu problemsiz gerçekleşmiştir. Annesi, Ayşe’yi sekiz ay boyunca emzirmiştir. Ablası olan Hatice’nin o sırada daha henüz bir yaşında olması nedeniyle Ayşe’nin hamileliği aslında planlı bir şekilde olmamıştır. Baba, o sıralarda mesleki açıdan çok yoğun bir dönemde olduğu için maddi açıdan çok zor bir dönem geçirmektedirler. Zira her şey çok fazla zaman, enerji ve dikkat gerektirmektedir. Anne-baba, kızları Ayşe’yi başından beri hep huzursuz ve zorluk yaratan bir bebek olarak tanımlamışlardır. Çünkü Ayşe, hayatının ilk yıllarından itibaren sürekli ağlamakta ve ona hep çok fazla ilgi ve özen göstermek gerekmektedir. Ayşe büyüdükçe, onu sakinleştirmek giderek çok daha da zorlaşmış, bu da anne ve babasının Ayşe’nin tüm aileyi terörize ettiğini düşünmelerine neden olmuştur. Annenin tüm günlük işlerini Ayşe’ye göre ayarlaması gerekmekte tüm gününü sadece Ayşe’yi “bir şekilde” sakinleştirmek için uğraşmakla geçirmektedir. Bayan H. bu durum nedeniyle artık dayanma gücünün sonuna geldiğini hissetmektedir.  Ayşe’ye gelince onun da gözlerindeki ışıltı sanki sönmüştür.

Kendisiyle seansımız sırasında, Ayşe’nin annesinin yanındayken erkek kardeşiyle nasıl çekiştiğini ve yarışmaya çalıştığını gözlemledim. Anne, bebeği kucağına aldığında Ayşe de annesinin kucağına çıkmak istiyor ve erkek kardeşini kenara itmeye çalışıyordu. Anne, bebeğini emzirirken, Ayşe gürültü yapmaya ve bağırmaya başlıyor ve annesinden yerde oturup kendisiyle oynamasını istiyordu.  Annesini zorlamak için, erkek kardeşi olan küçük Mustafa’yı tutmakta olduğu kolunu çekiyordu. Anne, bunun üzerine küçük erkek kardeşini yere bırakmak zorunda kaldı. Ayşe de, hemen onun üzerine gidip ayağıyla karnına vurdu. Be duruma hemen müdahale etmek istediğimde ise anne-babası bu davranışlara çok alışık oldukları için sadece Ayşe’yi hafifçe uyarmakla yetindiler.

Kardeşler arasındaki kıskançlığın nedenleri vardır. Bu olayda mevcut soruna, Ayşe’nin erkek kardeşinin doğumuyla birlikte artık aile yaşantısının merkezi olamayacağına dair korkularının neden olduğu açıkça görülmektedir. Özellikle de annesini ablasıyla paylaşmak zorunda kaldığı için Ayşe annesinin ilgisini kaybetmekten çok korkmaktadır.

Bu durumda, anne ve babanın üstesinden gelmesi gereken çok fazla zorluk bulunmaktadır. Ailenin bu zamanı hayatlarında yaşanan değişikliklerin, yeniliklerin, yeni yönelimlerin ve mevcudiyetlerini sürdürme çabalarının şekillendirdiği yıllardır.

Bu zorlu şartlar altında Ayşe’nin mutlaka yüksek bir uyum çabası göstermesi gerekmektedir.  Aslında sadece Ayşe tarafından değil, ailesi tarafından da gösterilmesi gerekmektedir. Ancak bu durum şu ana kadar aile tarafından hiç dikkate alınmamış. Bu zorunluluk, şu ana kadar hiç önemsenmemiş. Anne bunu duyunca “gülüyor”, babanın ise işlerden nefes almaya fırsatı yok. Ayşe, itirazlarına karşın büyükanne ve büyükbabasının yanına veya komşularına bırakılmaktaydı. İlk görüşmenin sonunda anne-babaya, Ayşe’nin sarılma davranışlarını düzeltmek ve neler yapabileceklerini video görselleri ile  gösterebilmek amacıyla  “açık oyun sahnesi” düzenleyerek video kaydı almayı önerdim.

“Yabancı bir ortam” oluşturmaktan özellikle kaçındım çünkü annesinin yokluğu ve yabancı bir insanla karşılaşması Ayşe’den yapabileceğinden fazlasını beklemek olurdu. Öncelikle Bayan H., kızıyla oyun oynamaya başladı. Anne, başarılı bir şekilde eşlik ederek kızının oyuna katıldı. Beş dakika sonra eşi kendisinden bu görevi devralarak annenin yerine geçti ve oyunu kızıyla oynamaya devam etti. Ayşe, annesiyle kurmaktan kaçındığı göz temasını babasıyla kurdu. Alınan video kaydını analiz ederken eşi odaya geldiği sırada annenin kızından ayrılırken ona hiçbir şey söylemeden ve vedalaşmadan ayrıldığı dikkatimi çekti. Ayşe’ye ne babasıyla yer değiştireceği hakkında ne de başka herhangi bir açıklama yapmadan usulca yanından ayrılmıştı. Anneden bu durumu açıklamasını istediğimde bana şunları söyledi: “Ona hoşça kal diyemem, bunu asla yapmadım! Bu nedenle Ayşe de benimle vedalaşamıyor!”.

Bunun ardından kendi annesiyle olan ilişkisinden bahsetti ve annesinin tek başına yalnız kalmasına dayanamadığı için bugün bile annesini eksiksiz her gün ziyaret ettiğini anlattı. Şimdi ise Bayan H. kızı Ayşe’nin tek başına yalnız kalmasına dayanamamaktaydı. Kendi davranışa ilişkin annenin kazandığı bu yeni bakış açısı,  yeni bir davranış tarzı geliştirmesine yardımcı oldu. Artık çocuklarından ayrılabilmeyi öğrenmek istiyordu. Bunu takip eden görüşmelerimizde kendisiyle ilişki psikodinamikleri üzerine konuştuk ve annenin ayrılırken nasıl vedalaşacağına ilişkin alıştırmalar yaptık.

Anne ile kızı arasında oynan oyunların süresinin sınırlanmasını bu sayede Ayşe’nin giderek artan bir şekilde daha uzun süreler yalnız başına oyun oynamasını sağlamasını önerdim. Anneye, bu kapsamda Ayşe’nin görüş alanından çıkmasını ve bunun yerine onun duyma alanı içerisinde kalmasını tavsiye ettim. Bunu yaparken annenin ortamdan ayrılacağını kızına bildirmesini ve vedalaşarak ortamdan ayrıldığını ona duygusal bir şekilde göstermesini önerdim. Yaklaşık altı hafta sonra, bu yeni davranış şekli etkisini gösterdi. Ayşe’nin annesine güveni giderek daha da fazla arttı. Korkuları ise giderek daha da azaldı. Bayan H., şimdi kendini daha özgür hissediyor ve sırtından önemli bir yük kalkmış gibi görünüyordu. Kendi ayrılma problemine ilişkin bir bireysel terapiye başlamaya karar verdi ve gözlerindeki ışıltı geri döndü.  

Hipotezim, Ayşe’de gelişen problemli durumun temel taşlarının Ayşe’nin yaşamının daha ilk aylarında yerleştirilmeye başlandığı yönündeydi.  Bayan H., çok fazla tek başına kalmıştı ve en başından beri kendi ihtiyaçları nedeniyle Ayşe’yi duygusal bir ayna ve destekleyici bir kendiliğinden var olan obje gibi görmüştü. Kızına duygusal açıdan ne kadar fazla düşkün olduğunu ve kendi annesine olan özlemini onunla gidermeye çalıştığının farkında değildi. Ayrılık adımlarını her ikisi de atmaya cesaret edememişler ve kendiliğinden gelişen istek ve bağlılık arzuları arasında sıkışıp kalmışlardı. Bunlara ek olarak babanın hem duygusal açıdan uygun olmaması hem de kendisine ayırabileceği yeterli zamanının olmaması nedeniyle Ayşe ayrılık korkularıyla baş edememiştir. Ayşe, erkek kardeşinin doğumunu adeta kendisine yönelik bir tehdit olarak algılamış ve Ayşe’nin kaybetme ve yalnız kalma korkularını arttırmıştır. Bu da, Ayşe’nin annesine sıkıca tutunmasına veya çekingen davranışlar sergilemesine neden olmuştur.

Ayşe, bu korkuların içerisinde boğulmamak için annesinin somut varlığına tutunmaya çabalamaktaydı. Ayşe’nin annesine sarılma ve tutunma davranışı, korkularına karşı bir tepki ve güven duyduğu bir kişiyle fiziksel temas kurma çabası olarak çocukların erken çocukluk dönemlerinde izledikleri bir korunma ve sakinleşme yöntemidir. Ayşe’nin davranışları, duyguları düzenleme probleminin ifade şeklidir. Ön planda sıkıca tutunma ve sarılma davranışıyla yansıtılan eğilim, çocuk ile anne-baba arasındaki ayrılıklara yönelik sorunların henüz üstesinden gelinemediğinin bir göstergesidir.

Hoşça kal diyebilmek öğrenilmesi gereken bir kavramdır. Bu yeteneğin, aynı zamanda çocuğun bağlı olduğu temel kişiler tarafından çocuğa aynalama yöntemiyle gösterilmesi ve öğretilmesi gerekmektedir. Britanyalı çocuk psikiyatristi ve psikanalist Bowlby, “Ayrılık” isimli kitabında ayrılık ve kaybetme konularını incelemiştir (Bowlby, 1976). Kendisine göre ayrılık kavramı, kişinin aralarında bağ olan bir insana geçici bir süre boyunca ulaşamayacağı anlamına gelmektedir. Kaybetme kavramı ise kişinin arasında bağ olan bir insanı tamamen ve kalıcı olarak kaybetmesi demektir. Ayrılık, bağlı olunan bir insanın geçici bir süreyle aynı ortamda bulunmaması olarak öğrenilmelidir. Bu anlayışın benimsenmesi ve güven veren deneyimlerle güçlendirilmesi insanın ileriki yaşamında ve yetişkinlik yaşlarında ayrılıklarla daha kolay baş edebilmesini sağlamaktadır. İnsanın bu konudaki tecrübe ve deneyimleri arttığında bağlı olduğu insan yanında olmadığında veya yetişkin yaşlarında ondan ayrıldığında bile kendisini yalnız hissetmez. İç yansıtma yoluyla özdeşleştirme yeteneğini esnek ve değişken bir şekilde kullanılabilen kişilerin, bağlanma ve ayrılık bakımından başarılı bir yapısal yeteneğe sahip olduğu düşünülmektedir.

Bowlby, üç yaşından küçük çocukların ayrılık durumlarını (örneğin;  annenin hastanede kalmasının  gerekmesi gibi) tecrübe etmelerinin sonucunda bir dizi tepki gösterdiklerini gözlemlemiştir.  Bu tepki dizisi genellikle şu sırada gerçekleşmektedir; çocuklar öncelikle annelerinin kendileriyle aynı ortamda olmadığını fark ettiklerinde annelerini isteme ve arama,  ardından üzülme ve ağlama gibi davranışlar sergileme,  annelerinin yokluğuna giderek artan bir şekilde tepki ve öfkeyle dışa vurma, anne babaları yanlarına döndüğünde giderek artan bir şekilde duygusal kararsızlık gösterme ve yeni bir ayrılığa karşı büyük korkuları olduğuna ilişkin davranışlar şeklinde gerçekleşmektedir.

 Daha uzun süreli ayrılıklar, üç aşamalı olarak tanımlanabilmektedir.  Öncelikle, terk edilmeye karşı itirazda bulunur ve tepki gösterir. Ardından mevcut olan tüm imkanları kullanarak bağlı olduğu kişiyi arar ve bulmaya çalışır. Daha sonra bu çabalara son verme zorunda olmanın çaresizliğini hissedip sevdiği insandan veya nesneden kopar. Çocuğun bağlı olduğu kişiden çok uzun süreli olarak ayrı kalması veya bağlı olduğu kişinin sürekli tekrar eden bir şekilde ondan ayrılıyor olması durumu,  normal şartlarda ömür boyu bağlı kalabileceği kişiden kopmasına neden olabilmektedir.  Ayşe, bub bağlamda ikilem içerisinde kalarak mesafeli durmak zorunda hissedip göz teması kurmaktan kaçınmaktadır. Ayşe’nin bu davranışı, kopmaya uzanan sürecin başlangıç aşaması olarak görülebilmektedir.  Diğer taraftan mevcut olan tüm imkanları kullanarak annesinin yakında kalma çabalamaktadır.  Ele aldığımız olayda sevindirici olan şey, annesinin de Ayşe için çabalaması yardım almak üzere bize danışmış olmasıdır.

Kohut’un bakış açısından, burada söz konusu olan problem sadece Ayşe’nin gelişimi değil aynı zamanda Ayşe’nin anne sevgisine ve annesinin gözlerindeki ışıltıya duyduğu özlemdir.

Abdullah ÖZER

(Sosyal Hizmet Uzmanı, Aile Danışmanı, Psikoterapist ve "European Psychotherapy Training Institute" Başkanı”)

Ocak/2019 * İzmir/Türkiye

KAPAT
ÖN KAYIT FORMU
Formu doldurun en kısa süre içerisinde biz sizi arayalım